|
"Bu
makale köşesi, "HARÇLIK"ın
Temmuz' 2009 tarihli
147. sayısından alınmıştır. 91'den 147'ye kadar
olan eksik sayılar en kısa zamanda arşivime
eklenecektir. Çin'de ve
Türkiye'de kurmaya çalıştığım yeni iş
ve yaşam düzenim için koşuşturmaktan iyice zaman
fukarası oldum. "HARÇLIK"ın 9 yıllık tarihinde
ilk kez yaşanan bu aksaklık için lütfen kusura
bakmayın. Sevgiyle kalın. Zafer KARADAĞ"
"Sabredebilenler için
her zorluk aşılabilir."
TOLSTOY
14 YIL ÖNCE
DEMİREL GELMİŞTİ,
ŞİMDİ DE GÜL,
NİHAYET...

Merhabalar,
Cumhurbaşkanımız'ın
Çin
ziyareti
ile
ilgili
yorumumu
sizinle
paylaşmak
istedim.
Biz
ailecek
5
yıldır
Çin'deyiz
ve
ilk
kez
bir
Cumhurbaşkanı
ziyaretini
idrak
ediyoruz,
henüz
bir
Türk
Başbakanı
gelmedi
bile.
Oysa
aynı
süre
içinde
ABD,
Rusya,
İngiltere,
İtalya
vs...
ülkelerin
devlet
ve
hükümet
başkanlarının
bu
devasa
ülkeye
kaçar
kez
geldiklerini
artık
sayamaz
olduk.
Son
hatırladığım
Alman
Başbakanı
Merkel
dönerken
70
milyar
Euro'luk
sipariş
kontratlarını
da
koltuğunun
altında
götürüyordu.
Kendi
firmalarının
önünü
açmak
ve
bu
muhteşem
pazara
girmelerini
sağlamak
için,
bir
gıda
fuarında
adeta
3
gün
boyunca
standda
yatıp
kalkan
Kaliforniya
Valisi
Arnold
Schwarzenegger
benzeri
örnekleri
haykıran
ve
Çin
pazarına
dikkat
çekmeye
çalışan
makalelerim
ve
söylemlerimden
ve
de
tam
14
yıl
aradan
sonra
bir
Cumhurbaşkanımızı
nihayet
Çin'de
görebilmek
tabii
ki
beni
çok
sevindirdi.
Çünkü bu
pazarda
daha
fazla
Türk
markasının
yeşerebilmesi
için
herşeyden
önce
Türkiye
imajının
güçlendirilmesi
gerekiyor.
Bu
da
ancak
bunun
gibi
üst
düzey
ziyaretler
daha
sık
yapılırsa
mümkün
olabilir.
Öte
yandan
sadece
bir
Cumhurbaşkanı
geldi
diye
ihracatımızın
tavan
yapmasını
beklemek
ise
saflık
olur,
asıl
iş
bu
davasa
pazarı
ve
Çin'i
ARTIK
keşfetmesi
gereken
ihracatçılarımızın
ev
ödevlerini
tam
yapmasında,
dilerim
bir
an
önce
pazara
giriş
için
en
doğru
yöntemleri
ve
argümanları
kullanmaya
başlarlar.
Cumhurbaşkanı'nın
ve
Çin
Senato
Başkan
Yardımcısı'nın
huzurunda
3
milyar
Dolarlık
kontratları
imzalayan
8
Türk
firmasını
alkışlarken,
bir
dahaki
sefere
hasılatın
en
azından
13
milyar
Dolar
olması
için
Baba-Oğul
dua
ettik.
4
gündür
Cumhurbaşkanı'nın
Çin
seyahati
nedeniyle
oğlum
Fatih
KARADAĞ
ile
birlikte
Pekin'de
toplantıdan
toplantıya
koşturuyorduk.
Dünya
Türk
İş
Konseyi
(DTİK)'nin
Asya-Pasifik
Komitesi
Yönetim
Kurulu
Üyesi
olduğum
için
yoğun
günler
geçirdim.
Her
gece
saat
3
gibi
çalışmalarımız
sonlanabildi
ve
7'de
yeni
güne
başladık.
Sayın
Cumhurbaşkanımız'ın
yanı
sıra,
Devlet
Bakanımız
sayın
Zafer
ÇAĞLAYAN,
İçişleri
Bakanımız
sayın
Beşir
ATALAY, TOBB
ve
DTİK
Başkanı
sayın
Rifat
HİSARCIKLIOĞLU,
TİM
Başkanı
sayın
Mehmet
BÜYÜKEKŞİ,
DEİK
İcra
Kurulu
Başkanı
sayın
Rona
YIRCALI,
İTO
Başkanı
sayın
Murat
YALÇINTAŞ,
İZTO
Başkanı
sayın
Ekrem
DEMİRTAŞ,
TÜSİAD
Başkanı
sayın
Arzuhan
Doğan
YALÇINDAĞ,
MÜSİAD
Başkanı
sayın
Ömer
Cihad
VARDAR,
İMMİB
Başkanı
sayın
Ali
KAHYAOĞLU
ve
daha
pek
çok
önemli
kişinin
yer
aldığı
bu
toplantılarda
gönlüm
ve
gözlerim
özellikle
zeytinyağcılarımızı
da
görmeyi
çok
arzu
ediyordu
ama
maalesef
göremedik,
demek
ki
Çin
pazarı
onlar
için
HALA
önemli
olamamış,
yazık,
çok
yazık!..
İspanyol,
İtalyan,
Yunanlı,
Tunuslu,
Suriyeli,
hatta
Mısırlı
ve hatta
Şilili
zeytinyağcıların
çoktan
keşfettikleri
ve
her
geçen
gün
pazar
paylarını
artırdıkları
bu
devasa
pazarı
hala
önemsemeyen sevgili
zeytinyağcılarımız
acaba
nasıl
bir
mazeret
üreterek
zeytinyağı
gibi
üste
çıkacaklar? doğrusu
merak
ediyorum.
Neyse
biz
nihayet
Shanghai'a
döndük,
biraz
dinlenip
yarından
itibaren
kendi
işlerimize
yoğunlaşacağız
ve 5
yıldır
olduğu
gibi,
Çin'e
ihracat
yapmak
isteyen
başta
zeytinyağı
üreticilerimiz
olmak
üzere,
madencilik,
mermer,
gıda
ve
diğer sektörlerden
ihracatçılarımızın
da
gönüllü
danışmanlığını
yapmaya
devam
edeceğiz.
Selam
ve
sevgilerimle.
Zafer
KARADAG
Chairman
Shanghai
KARYA
International
Trading
Co.
Ltd.
Waigaoqiao
Free
Trade
Zone,
Huashen
Road, 180/403
Pudong
-
Shanghai
200131
CHINA
www.karya.biz
www.harclik.net
zaferkaradag@gmail.com
tel&fax:
+86-21-5042
2420
gsm:
+86-131-2753
7434
(China)
gsm:
+90-532-468
2727
(Turkiye)
Our
homeland,
Turkiye
connects
Asia
to
Europe.
ZEYTİNYAĞLI
HATIRALAR
Merhaba
sevgili
HARÇLIK
Okurları,
Zeytinyağının
başrolde
olduğu :) bazı
hatıralarımı
sizinle
paylaşmak
istiyorum.
Rahmetli
dedemin
Muğla'daki
kendi
bahçemizdeki
zeytin
ağaçlarından
toplayıp
götürdüğü ve
Bayır'daki
eski
sıkımcısında bizzat
kendisi de
çiğneyerek
elde ettiği
zeytinyağı ile
başlayan
zeytinyağlı
hayatımda
İtalya'nın
özel bir yeri
vardır.
İlk gidişimde,
Como Gölü
kıyısında
kaldığım bir
otelin
muhteşem
manzaralı
lokantasında
yemeğimi
getiren
garsondan
zeytinyağı ve
pul biber rica
ettim. Daha
doğrusu etmeye
çabalıyorum
ama ne mümkün,
bende gram
İtalyanca yok,
onun durumu
ise benden de
vahim, ne bir
gram İngilizce
var, ne de
Türkçe. :)
Dünyanın 5
kıtasında
tanıştığım
insanların
dillerini
anlamasam da
vücut dilimi
kullanarak
derdimi
anlatmayı
başardığım
halde bu
garsona bir
şişe
zeytinyağı ile
pul biberi
anlatamıyordum.
O da, ben de
sürekli
birşeyler
konuşuyor ama
birbirimizi
anlamıyorduk
ki, birden bir
mucize oldu.
On dakikadır
karşılıklı
cebelleştiğimiz
o garson gitti
ve elinde bir
şişe
zeytinyağı ile
küçük bir
tabakta
İtalyanların o
meşhur
çekirdek
halindeki pul
biber olduğu
halde geri
döndü.
Müthiş mutlu
olmuştum,
hemen pul
biberi
yemeğime
döktüm, üstüne
de
zeytinyağını
boca ettim ve
soğumaya yüz
tutan yemeğe
adeta
saldırdım.
Aman Allahım o
da ne? Daha
ilk çatalda
ağzımdan,
burnumdan
hatta
kulaklarımdan
da alev
fışkırmıştı.
Acılı Adana
kebabın
üzerine bile
pul biber
dökerek
yediğim için
Adanalı
dostlarımı
gıcık eden :)
ben, inanılmaz
bir acı ile
sarsılmıştım.
"Nasıl bir acı
bu?" diye
soran gözlerle
arkamı
döndüğümde
ise, bu defa
şaşırtıcı bir
tablo ile
karşılaştım.
Mutfağın
kapısına
dizilmiş
aşçıbaşı,
aşçılar,
yamaklar hatta
belki de
bulaşıkçılar
bile ellerini
göğüslerinde
kavuşturmuş,
alaycı
bakışlarla
beni
izliyorlardı.
Tarafımca
durum
anlaşılmıştı,
benim o acı
biberi
yiyemeyeceğime
inanarak,
pozisyon almış
beni
izliyorlardı.
:(
Eee... bu
durumda bana
yapacak tek
şey kalmıştı,
bir elimde
çatal, diğer
elimde ise
gözlerimden ve
burnumdan açık
kalmış çeşme
misali akan
suları silmeye
yarayan peçete
olduğu halde,
son lokmasına
kadar tabağımı
bitirdim.
Şimdi gülme
sırası
bendeydi,
kafasındaki
şapkanın
uzunluğundan
aşçıbaşı
olduğuna
kanaat
getirdiğim
şahsiyete
parmağımla
işaret yaptım
ve masama
davet ettim.
Karışık bir
yüz ifadesiyle
yanıma gelen
aşçıbaşına;
- "Aşçıbaşı
olduğuna göre
İngilizce
biliyorsundur
değil mi?"
dedim.
- "Evet"
dedi.
- "Peki"
dedim, "söyle
bakalım, benim
bu acıyı
yiyemeyeceğimi
düşündüğünüz
için hep
birlikte
sıralanıp beni
izlediniz
değil mi?"
- "Doğru"
dedi, "çoğumuz
yiyebileceğinize
inanmadık ve
aramızda da
bahse girdik,
o yüzden sizi
izledik." Bu
sefer şaşırma
sırası
bendeydi;
- "İyi de, bu
biberler her
yerde var,
benim
yiyemeyeceğimi
düşünmenizin
sebebi ne ki?"
- "Yoo..."
dedi aşçıbaşı,
"mesele sadece
acı biber
değil."
- "Eee, ne
peki?"
- "Bizim
garson
arkadaşımız
size özel bir
zeytinyağı
getireceğini,
dolayısıyla
yemeğinize
ayrıca acı
biber atmanıza
gerek
olmadığını
ısrarla size
anlatmış ama
siz yine biber
de
istemişsiniz."
- "Nasıl yani?
dedim, "özel
zeytinyağından
kastınız ne
ki?"
İşte o zaman
sözün bittiği
andı benim
için, aşçıbaşı
masada duran
zeytinyağı
şişesini ters
çevirince
gördüm ki,
şişenin
dibinde o pul
biberlerden en
az üç parmak
kalınlığında
biber varmış.
Yani bırakın
benim gibi
tabağa boca
etmeyi,
insanlar
birkaç damla
damlatınca
bile yeterli
acılığı
verirmiş... :(
Amaaan neyse,
sonuçta o
İtalyanlara
biz Türklerin
acılı
zeytinyağının
üstüne de acı
biber atarak
yiyebileceğini
göstermiş
oldum. :) O
zamanlar yoktu
ama artık
Türkiye'de de
acılı,
limonlu,
portakallı ve
daha ne
çeşitli
zeytinyağlarımız
var hamdolsun.
:)
Haa, bir de
aşçıbaşına
şunu sordum,
- "Peki sen
bahiste beni
tutmuş
muydun?"
- "Yok" dedi,
"ben
kaybedenlerden
oldum, şimdi
mutfağa
gidince 10
Euro
vereceğim" :)
Bir başka
İtalya
seyahatimde
ise
Brescia'daki
dostlarım
Garda Gölü
kıyısında bir
akşam yemeğine
davet
etmişlerdi.
Daha
siparişleri
bile almadan
masaya küçücük
bir tabakta
siyah zeytin
ve ekmek
getirdiler.
Masada zaten
küçük bir şişe
zeytinyağı
demirbaş gibi
duruyordu. :)
Garsondan boş
bir tabak,
limon ve pul
biber rica
ettim ve
masadaki
zeytini o
tabağa
boşaltıp,
zeytinyağı,
limon ve acı
biberli bir
sosa yatırdım.
Sonra da
tabağı ortaya
sürüp herkesi
buyur ettim.
Zaten
hazırlarken
beni
şaşkınlıkla
izleyen
dostlarım,
davetimi
kibarca
reddettiler.
Canıma minnetti,
çünkü zeytin
çok azdı :)
ben de
başladım
ekmeğimi o
sosa batırıp
yemeye. Derken
yanımdaki
İtalyan çok
merak ettiğini
söyleyerek bir
lokma ekmeği
sosa batırdı
ve bir de
zeytin aldı.
İki saniye
sonra
aralarında
başlayan
hararetli
konuşmayı
tabii ki
anlamadım
çünkü
İtalyanca idi
ama konunun
ben ve
hazırladığım
sos olduğunu
hemen anladım
çünkü aynı
garson masaya
üç kere daha
zeytin ve sos
malzemesi
servisi yaptı.
:)
O günden
bugüne 13
yıl geçti,
hala daha o
sosu
hazırlayıp
yediklerini ve
adını da Türk
sosu
koyduklarını
söylüyorlar.
:)
Bu hatıram ise
4 yıldır
yaşamakta
olduğum
Çin'den. Wuxi
kentindeki Tai
Gölü'nün
kıyısında
faaliyet
gösteren
Sheraton
Oteli,
kahvaltıda hem
siyah hem de
yeşil zeytin
ikram eden ilk
otel olduğu
için beni çok
etkilemişti.
Bir akşam
yemeğine davet
ettiğim Çinli
dostlarım
ısrarla bir
balığı tavsiye
ettiler,
sadece Tai
Gölü'nde
yaşayan bu
balık çok
meşhurmuş.
Bir Egeli
olarak deniz
balığı değil
de bir göl
balığı yemeyi
tercih
edemezdim ama
misafirlerimi
kırmamak için
"peki" dedim.
Aman Allahım!
göl balığı
dedikleri, iri
ama bayağı iri
bir Levrek
gibi bembeyaz
lop etli bir
balıktı ve
lezzeti de
inanılmaz
güzeldi. Tek
bir sorun
vardı, o
güzelim balığı
perişan eden
tatlı bir
sosla
pişirilmişti.
Hemen
zeytinyağı,
limon ve
tuz istedim,
bir yandan da
balığı
üzerindeki tüm
soslardan
ayıklayıp
temiz bir
tabağa
aktarmaya
başladım.
Garson elinde
bir limon, bir
de tuz
tabağıyla
geldi (çünkü
Çin'deki
masalarda
tuzluk
bulunmaz),
fakat
zeytinyağı
yokmuş dedi.
Ona dedim ki;
- "Şimdi
mutfağa git,
aşçıbaşına
selam söyle,
kahvaltıda iki
çeşit zeytin
ikram eden bir
otelde
zeytinyağının
olmaması
mümkün değil,
ben
istiyorum."
Biraz sonra ne
oldu biliyor
musunuz?
Aşçıbaşı
elinde bir
şişe
zeytinyağı ile
masamıza geldi
ve dedi ki;
- "İki yıldır
bu otelde
çalışıyorum ve
ilk kez
zeytinyağı
talep eden bir
müşteri ile
karşılaşıyorum.
Çinliler
tanımadığı
için talep de
etmiyorlar ama
ben kendim
için yaptığım
tüm
yemeklerimde
ve
salatalarımda
sadece
zeytinyağı
kullandığım
için, size
kendi şişemi
getirdim." O
anki
mutluluğumu
tarif etmek
bile imkansız,
sadece
teşekkür
etmekle
kalmamış, için talep de
etmiyorlar ama
ben kendim
için yaptığım
tüm
yemeklerimde
ve
salatalarımda
sadece
zeytinyağı
kullandığım
için, size
kendi şişemi
getirdim." O
anki
mutluluğumu
tarif etmek
bile imkansız,
sadece
teşekkür
etmekle
kalmamış,
itirazına
rağmen
aşçıbaşına
mutfağın
kapısına kadar
refakat
etmiştim.
Sonra,
masadaki Çinli
dostlarımın
şaşkın
bakışları
arasında hemen
balığımın
üzerine
zeytinyağı
döktüm, limon
sıktım ve tuz
ektim. Tabii
önce kibarca
onları da
davet ettim
ama beklediğim
gibi hem
gözleri, hem
yüz ifadeleri
hem de
elleriyle
keskin bir
şekilde
almayacaklarını
söylediler.
Benim ki de
işti yani,
Çinliden bir
balığın
üzerine
döktüğüm o üç
yabancı (!)
maddeyi
yemesini
beklemek
abesle
iştigaldi.:)
Ama kafaya
koymuştum bir
kere, hele o
kadar mücadele
ve aşçıbaşının
jestinden
sonra onlar
yüzlerini
istedikleri
kadar
ekşitseler de
o balığın
tadına
bakacaklardı.
Baktılar da...
Peki, ne mi
oldu? Ne
olacak? o üç
Çinli aradan
geçen üç yılda
en azından 30
Çinli'ye o
balığın benim
sosumla da çok
lezzetli
olduğunu
uygulamalı
olarak
anlatmışlar ve
anlatmaya da
devam
edecekler.
Aşağıdaki
önceki ofis
tabelamızda
göreceğiniz
gibi Çinlilere
şu mesajı
vermeye
çalışıyoruz;
"Türk
zeytinyağı
sağlık ve
güzellik
katar."
Ziyaretimize
gelen pek çok
Çinli
hanımefendinin,
armağan olarak
verdiğimiz
50cc'lik
zeytinyağı
şişelerini
hemen açıp,
yüzlerine
sürdüğüne
defalarca
şahit olmanın
mutluluğunu
yaşadım. :)

Bugün
başlayan
Ramazan-ı
Şerifiniz
mübarek,
yaşamınız
sağlıklı,
mutlu,
başarılı
ve bol
zeytinyağlı
olsun
inşallah.
Shanghai'dan
selam ve
sevgiler.
Zafer
KARADAĞ
BİR MUSİBET, BİN
NASİHATTAN
İYİDİR
Öncelikle, yeni yılınızı
içtenlikle
kutluyor,
zeytinin
simgelediği
barış, sağlık ve
mutluluğun 2008
yılında
hepimizin
yaşamına ve
Ülkemizin makus
talihine
damgasını
vurmasını
diliyorum.
Son günlerde zeytinyağı
sektöründe
yaşanan “ithal
zeytinyağına
izin verilmeli
mi, verilmemeli
mi?”
tartışmasına,
ben de başka bir
açış açısı ile
katılmak
istiyorum.
Madem ki, Türkiye'deki
zeytinyağı
fiyatları
yüksek kaldığı
için ihraç
pazarlarımızda
sıkıntı
yaşıyoruz, o
halde ivedilikle
ihracat
stratejimizi
gözden
geçirmemiz
gerek.
Yoksa, “Avrupa’daki ucuz
zeytinyağı
avantajını Türk
ihracatçısının
da kullanması
gerektiğini”
savunananlarla,
“elimizde
onbinlerce ton
zeytinyağı stoğu
varken bir de
dışarıdan
zeytinyağı satın
almayı, vatan
hainliği ile
eşdeğer
tutanların”
çekişmesi,
sektörün
derinden
yaralanarak,
adeta
kutuplaşmasına
yol açacağa
benziyor.
Kimbilir, fiyatlarımızın
yüksek olması
şeklinde tezahür
eden bu musibet,
bize yıllarca
anlatılacak
binlerce
nasihatten daha
faydalı bir
fırsat
sunuyordur da,
sektörümüz henüz
bunun bilincinde
değildir.
Malumunuz, zaman ve
zeminin
elverişli olduğu
her fırsatta
ihracatçılarımıza
sesleniyor ve
Çin'de yıldızı
her geçen gün
daha fazla
parlayan,
“zeytinyağı
pazarına” dikkat
çekmeye
çalışıyorum.
Şimdi de, 12.000 km.
ötedeki bu
devasa pazara 14
saat uçmadan da
gitmenizi,
böylece pazar
hakkında önemli
fikirler
edinmenizi
sağlamaya
çalışacağım.
Dilerim sunduğum bu
naçizane
bilgileri hak
ettiği şekilde
değerlendirir ve
bir an önce
Türkiyem’in
ihracatına daha
fazla katkıda
bulunmaya
başlarsınız.
Eğer Çin’deki ve Pasifik
Ülkelerindeki
dökme zeytinyağı
alıcılarına ve
aracı firmalara
fiyat
beğendiremiyorsak,
o zaman biz de
onları aradan
kaldıracak ve
raflara hatta
tüketicilere
doğrudan
ulaşmamızı
sağlayacak yeni
satış
politikaları
geliştirmeliyiz.
Örneğin, 1,3 milyar
insanın yaşadığı
devasa Çin
pazarına bir göz
atalım.
Aşağıdaki fotoğrafı
Çin'deki
süpermarket
zincirlerinden
birinde çektik.

Raftaki fiyat etiketleri,
aracı firmalara
en iyi fiyatı
verdiğinizde
bile
engelleyemediğiniz
ağlamalarında,
aslında hiç de
haklı
olmadıklarını
gayet net bir
şekilde
anlatmaktadır.
Fotoğraftaki markaları,
ambalaj şeklini
ve tabii
içindeki
zeytinyağı
cinsini; Çin
parası RMB,
Amerikan Doları
ve Yeni Türk
Lirası bazındaki
fiyatları ile
birlikte
aşağıdaki
tabloda
bilginize
sunuyorum.
PERAKENDE FİYAT
TABLOSU
|
Marka |
Cinsi |
Litre |
Ambalaj |
RMB |
USD |
YTL |
|
Minerva |
Extra
Virgin |
0,25 |
cam |
43.99 |
6,03 |
7,20 |
|
Olierolia |
Virgin |
0,25 |
cam |
32.99 |
4,52 |
5,40 |
|
Ybarra |
Virgin |
0,25 |
cam |
31.99 |
4,38 |
5,25 |
|
Mueloliva |
Virgin |
0,25 |
cam |
29.99 |
4,11 |
4,95 |
|
Colline
del Casate
|
Extra
Virgin |
0,50 |
cam |
66.99 |
9,18 |
11,00 |
|
Bertolli
|
Virgin |
0,50 |
cam |
65.99 |
9,04 |
10,85 |
|
Coosur |
Virgin |
0,50 |
cam |
48.99 |
6,71 |
8,05 |
|
Minerva |
Extra
Virgin |
0,75 |
cam |
92.99 |
12,74 |
15,30 |
|
Bertolli |
Virgin |
0,75 |
cam |
82.99 |
11,37 |
13,65 |
|
Pietro
Coricelli |
Virgin |
1,00 |
cam |
96.99 |
13,29 |
15,95 |
|
Fragata
|
Extra
Virgin |
1,00 |
cam |
85,00 |
11,64 |
13,95 |
|
La
Espanalo |
Virgin |
1,00 |
cam |
79.99 |
10,96 |
13,15 |
|
Monini |
Virgin |
1,00 |
cam |
76.99 |
10,55 |
12,65 |
|
Minerva
|
Virgin |
3,00 |
plastik |
242,00 |
33,15 |
39,80 |
|
Carapelli
|
Virgin |
5,00 |
plastik |
439,00 |
60,14 |
72,15 |
|
Metro |
Extra
Virgin |
5,00 |
teneke |
369,00 |
50,55 |
60,65 |
4 yıldır Çin'de
yaşayan bir
Egeli ihracatçı
ve zeytinyağı
sevdalısı
olarak, bu
devasa ülkede
yaratacağım bir
zeytinyağı
başarı hikayesi
olduğuna tüm
kalbimle
inanıyorum.
Çin'deki
zeytinyağı pazarında
bir Türk markası
ile “1 NUMARA
olmak”, benim
şirketim yani
Shanghai Karya
International
Trading Co. Ltd.
için hayal değil
bir hedeftir.
Hazır
olduğumuzda yani
doğru zamanda,
doğru ürün ve
üreticiyi
bulduğumuzda bu
hedefe doğru
yürümeye
başlayacağız ve
Allah'ın izniyle
bunu
gerçekleştireceğiz
de.
Dezavantaj gibi
gösterilmeye
çalışılan, Türk
markalarının
yeterince
bilinen markalar
olmadığı yolundaki
iddialar için de
şunu söylemek
istiyorum.
Fotoğrafta görür
görmez
tanıdığınız bazı
ünlü markalar
mutlaka
olmuştur. Ama
biliyor musunuz,
Çin halkında
henüz bir marka
bilinci
oluşmadığı için,
tüketicilerin
gözünde o
markalar ile
Türk markaları
arasında
sandığınız kadar
fark yoktur ve
bu bizim
açımızdan çok
büyük bir
avantajdır.
Bu iddiamı
destekleyen bir
başka ülke
örneği ile
satırlarıma son
vermek
iztiyorum,
Bazı Türk
markalarının
Rusya’da
yarattıkları ve
bize gurur veren
başarı öyküleri
vardır.
Örneğin,
temizlik
ürünlerinde
“Evyap”, blue
jean deyince
“Colin's”,
alışveriş
merkezi işinde
“RamStore” ve
inşaat
denildiğinde
“Enka” Rusların
aklına gelen ilk
markalar olmayı
başarmışlardır
(ki, hepsi de
kendi kulvarında
dünya devleriyle
kıyasıya rekabet
etmektedirler).
Emir demiri
keser mi?
keseeer! Yeni
DİR (Dahilde
İşleme Rejimi)
açıklandığına ve
zeytinyağı
ithaline izin
verilmeyeceği
anlaşıldığına
göre artık bu
kısır tartışmaya
bir son vermeli
ve elimizdeki
imkanları en iyi
şekilde nasıl
değerlendirebileceğimize
bakmalıyız.
Rusya’da olduğu
gibi, Çin’de de
başarılı Türk
markaları görmek
için yanıp
tutuşuyoruz,
onlardan biri de
neden siz
olmayasınız?
(İstanbul, 1
Ocak, 2008)
Zafer KARADAG
Chairman
Shanghai KARYA
International
Trading Co. Ltd.
1880, Longyang
Road, The City
Garden 18/302
Pudong -
Shanghai 201204
CHINA
www.KARYA.biz
www.HARCLIK.net
zafer@karya.biz
zaferkaradag@gmail.com
zafer_karadag@hotmail.com
(msn)
skype :
zaferkaradag
gsm:
+86-131-2753
7434
(Shanghai-China)
gsm: +90-532-468
2727
(Istanbul-Turkiye)
Our
homeland,
Turkiye connects
Asia to Europe.
TALİHSİZ BİR
REKLAM FİLMİNİN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Dün akşam
televizyonda
izlediğim bir
reklem
filminin, dolaylı
da olsa,
ihracatımıza
zarar
vereceğini
düşündüğüm
için, idealist
bir ihracatçı
olmamın
yüklediği bir
sorumlulukla,
görüşümü
sizlerle
paylaşmak
istedim.
Asıl hedefim,
her hangi bir
ürün ya da
reklamına
karşı olmak
değil,
Türkiye'nin
ihracatına
zarar
verebilecek
her türlü
duruş ve
davranışlardan
uzak
durmamızın
önemine
dikkatinizi
çekmektir.
İzninizle
konuyu
en baştan ele
alacağım.
Yaklaşık 3,5
yıl önce, "Çin
bir tehdit
değil, Türk
ihracatçıları
için bir
fırsatlar
ülkesidir"
diye
haykırmaya
başladım ve
taşın altına
elimi bile
değil, adeta
başımı koyarak
ailemle
birlikte Çin'e
yerleştim.
Başlangıçta
beni
hayalperest
bulan ve "Sen
bizimle dalga
mı geçiyorsun?
Zaten Çin'de
herşey çok
ucuz, biz
onlara nasıl
mal
satabiliriz
ki!" diye
tepki gösteren
firmalara dil
dökmekten
yorulurdum
ancak hamdolsun
ki sayıları
hızla
azalıyor.
Yayınlanan
makalelerim,
davet
edildiğim
panellerde
yaptığım
konuşmalarım,
gazetecilere
verdiğim
röportajlarım
ve internette
yayınlanan
uyarıcı
yazılarımdan
sonra bana
ulaşan
firmalardan
aldığım
teşekkür
mesajlarının
sayısı
şimdiden 100'ü
aştı (ki, bu
mesajlar benim
3,5 yıllık
yorgunluğumu
bir çırpıda
silip atmaya
yetmiştir).
Duygu ve
düşüncelerini
samimi bir
şekilde dile
getiren o kişi
ve kuruluşlar,
beni okumadan
(ya da
dinlemeden)
önce Çin'e
ihracatı ya
hiç
düşünmediklerini
veya
yapabileceklerine
inanmadıklarını
fakat benim
bilgilendirmem
ve
cesaretlendirmemden
sonra bakış
açılarının
değiştiğini
söylüyorlar.
Şimdi o
firmalardan
bazıları
ihracata
başladılar,
bazıları
pazara giriş
çalışması
yapıyorlar ve
bazıları da
proje
hazırlıyorlar,
hatta Çin'de
kendi
şirketlerini
kurmak için
girişimde
bulunanlar bile
var.
Dünyanın en
büyük serbest
bölgesi olan
Shanghai
Serbest
Bölgesi'ndeki
%100 Türk
sermayeli ilk
şirket olarak
kurduğum
Karya'nın,
şimdi de
İstanbul'da
bir dış
ticaret ve
danışmanlık
ofisini
açıyorum,
inşallah
bundan böyle
çok daha fazla
sayıda ihracat
firmamıza Çin
pazarı
hakkında
danışmanlık
hizmeti
verebileceğiz.
Geçmişte, daha
doğrusu
1999'daki o
zalim Marmara
Depremi'nden
sonra ortaya
çıkan ve
Ege'de esmeye
başlayan dostluk
rüzgarının
gücünü arkama
alarak, Yunanistan
pazarındaki
ihracat
payımızın
artması için
de,
başlangıçta
yine
makalelerim,
konuşmalarım
ve yazılarımla,
sonra da şahsi
ihracat
çalışmalarımla yürüttüğüm
naçizane
çabalarım
olmuştu (bu
konudaki eski
makalelerimi
www.harclik.net
adresindeki
arşivimde
okuyabilirsiniz).
O günlerde de
beni
hayalperest
bulanlar
olmuştu, ama
bir Muğlalı
olarak, 5
kulaç
uzağımızdaki
o, satınalma
gücü
yüksek adalarda
5. kalite
Bulgar malları
bile
satılırken, Türk
ürünlerinin
satılamamasından
duyduğum
hırsla
çabaladım ve
ihracatçılarımızın
dikkatini
Yunan pazarına
çekmeye
çalıştım.
Oldum olasıya
Türk mallarına
karşı tepkili
olan, bu
nedenle de
sadece 200
milyon
Dolar'lık bir
dış ticaret
hacmine sahip
olduğumuz
Yunan pazarı,
birkaç yıl
içinde 2
milyar Dolar'ı
aştı. Benim
gibi düşünen
ve taşın
altına elini
koyan
ihracatçılarımızın
tetiklediği bu
başarılı
tablonun
ortaya
çıkmasından
büyük bir
gurur
duymuştum, inşallah
şimdi de Çin
pazarında aynı
mutluluğu
yaşayacağım.
Geçtiğimiz
günlerde Çin
Ticaret Bakan
Yardımcısı'ndan
bizzat
duyduğum;
"Çin'in
Türkiye'den
yapmakta
olduğu
ithalatın
artış hızı
%80'i buldu"
şeklindeki
açıklamanın
beni ne kadar
mutlu ettiğini
kelimelerle
ifade edemem.
22 yıldır,
Türkiye'nin
geleceği
açısından
ihracatın en
önemli
argümanlardan
biri olduğuna
inanan,
savunan ve
katkıda
bulunmaya
çalışan bir iş
adamı olarak,
Ülkemizin
ihracat artış
hızının %25'i
aşan oranlarda
seyretmesini
gururla
izliyorum ve
bu tablonun
oluşmasında
emeği geçen
herkese
şükranlarımı
sunuyorum.
Bu pencereden
bakınca da,
neredeyse
Türkiye'nin
yıllık ihracat
artışının 3
katından daha
fazla bir
artış
yakaladığımız
bu devasa Çin
pazarında, henüz yolun
başında
bulunduğumuzun
ve daha
katedeceğimiz
çok
mesafemizin
olduğunun da
bilincindeyim.
"İhracatçılarımızın
yaptıkları,
yapacaklarının
teminatıdır" ve
hiç kuşkum yok
ki, bu yıl ilk
kez milyar
Dolar ihracat
seviyesini
yakalayacağımız
Çin'e, kısa
vadede 5
milyar
Dolar'ı, orta
vadede ise 20
milyar Dolar'ı
aşan
seviyelerde
ihracat
yapabiliriz.
Ancak,
geçmişte şahit
olduğumuz bazı
hataların
bedelini hala
ödemekte
olduğumuzu
unutmadan ve
yeni hatalara
izin vermemek
koşuluyla...
Örneğin,
geçtiğimiz
yıllarda
Ankara Ticaret
Odası
Başkanı'nın,
ucuz ve tabii
ki kalitesiz
Çin mallarını
kırarak ya da
yakarak TV
kameraları
karşısında
yaptığı
popülist ve
ucuz şovların,
"Çin tehditi"
eksenli bazı
haksız
karalama
kampanyalarının,
Çinli
alıcıların
gözünde Türk
mallarına
karşı bir
soğukluk
yarattığına
bizzat yerinde
şahit olmuş
bir
ihracatçıyım.
Oysa, o
kalitesiz
ürünler buraya
kendi
kendilerine
gelmediğine
göre, ithal
ederek milli
serveti heba
eden sorumsuz,
aç
gözlü kasaba
tüccarlarının
ve ithalata
izin veren
gümrük mevzuatının
da
sorgulanması
gerekirdi.
Bugün Çin'de,
30.000 RMB
yani 4.000
Dolar'a da bir
araba
alabilirsiniz
, 750.000 RMB
yani 100.000
Dolar'a da...
Ve ikisine de
gayet
rahatlıkla
plaka çıkartıp
trafikte boy
gösterebilirsiniz.
Ama 4.000
Dolar'lık o
arabayı
Türkiye'ye
ithal
edemezsiniz.
Neden? Çünkü
CEE yani
Avrupa Birliği
standartlarına
uygun
değildir.
Mercedes, BMW,
Ford, VW,
Toyota ve
Hyundai,
Çin'de üretim
yapmakta
olan saygın
markalardan
sadece
bazılarıdır
ve Airbus'ın
da uçak
fabrikası
kurmakta
olduğu bir
ülkeden
bahsediyoruz.
Şimdi elinizi
vicdanınıza
koyun ve
söyleyin
bakalım;
sadece
etiketinde
"Made in
China" yazdığı
için herhangi
bir ürünü
karalayabilir
misiniz?
Eğer,
başlangıçtaki
furyada ithal
edilen o ucuz
Çin mallarına
da aynı
hassasiyet
gösterilseydi
ve TUV, CE,
TSE gibi
standartlar
aransaydı,
bilinçsiz
tüketicimiz
de,
dolayısıyla
milli
servetimiz de
korunmuş
olurdu, yoksa
Çinliler o
kalitesiz
malları satın
alan
ithalatçılarımızın
kafasına silah
dayayıp ta
zorla
satmadılar.
Öte yandan,
sırf üzerinde
"Made in
China" yazıyor
diye,
gümrüklerimizde
kırmızı
bölgelere
çekilen Çin
malları
nedeniyle, üreticilerinin
çıkarttığı
abartılı
gürültülerin
Çin medyasında
ve dolayısıyla
Pekin'deki
Ticaret
Bakanlığı
çevrelerinde
yankı ve
taraftar
bulduğu bir
gerçektir.
Dolayısıyla
Çin
gümrüklerinde
Türk
ürünlerinin
ithaline karşı
çıkartılan
zorlukların,
alıcıların
yeni
siparişleri
için farklı
ülkelere
yöneldiği de
bir başka
gerçektir.
Eğer bu ve
benzeri
hatalar
yapılmasaydı,
lütfen
samimiyetime
inanın, Çin'e
ihracatımız
çoktan 1
milyar Dolar'ı
aşmıştı.
Gelelim sözünü
ettiğim reklam
filmine...
UFO markalı
infrared
ısıtıcıların
tanıtıldığı
reklam
filminde,
kendi
kalitelerini
övmekle
yetinmeyip,
Çin'den ve
uzakdoğudan
gelen tüm
benzerlerinin
kalitesiz ve
taklit
olduğunu
vurgulayan
firma
yetkililerinin
mutlaka
uyarılması
gerektiğine
inanıyorum.
Dış Ticaretten
Sorumlu Devlet
Bakanımız
Sayın Kürşad
Tüzmen'in
Çinli
meslektaşıyla
bir yıl içinde
3 kez biraya
geldiği bu
tarihi
sürecin, Türk
ihracatçılarımız
için son
derece önemli
bir fırsat
olduğuna
inandığım
için, bu
reklam
filminin
derhal
yayından
kaldırılması
gerektiğini
düşünüyorum.
Kasdını
aşmayan yeni
bir reklam
filmi
hazırlamak,
herşey bir
yana, o firma
yetkililerinin
vatandaşlık
görevidir ve
böyle güzel
bir ürünü
satmak için
rakiplerini
kötülemek gibi
bir ucuzculuğa
ihtiyaç
duymamaları
gerekir.
Bu ve benzeri
reklam
filmlerinin
iki ülke
arasında,
binlerce
yıldır
süregelen ve
daha da
gelişmekte
olan ekonomik
ve sosyal
ilişkileri
zedelemesi
kaçınılmazdır,
bu da
ihracatçılarımız
için son
derece olumsuz
bir gelecek
yaratacaktır.
Çünkü inancım
odur ki,
ihracat yapmak
istediğimiz
bir ülkede ne
kadar güçlü,
güvenilir ve
sevilen bir
Türkiye imajı
varsa, o
pazara
girişimiz de o
kadar kolay,
aynı oranda
kalıcılığımız
da mümkün
olur.
Malumunuz,
ülkemizde
yaşayan ya da
sık sık gelip
giden Çin
vatandaşlarının
sayısı hızla
artıyor,
dolayısıyla
onların bu
reklam
filminden
duyacakları
olumsuz
hissiyatı
ülkelerine
yansıtacaklarını
bilmek için
müneccim
olmaya gerek
yok.
Yunanistan
pazarına
girmek çok
zordu, çünkü
kaliteniz ne
kadar yüksek,
fiyatınız da
ne kadar düşük
olursa olsun,
Türk mallarını
alan, satan ve
kullananlara
karşı ciddi
tepkiler veren
bir mahalle
tepkisi (!)
ile mücadele
etmemiz
gerekiyordu.
Ne mutlu ki,
Çin'de ne biz
Türklere
karşı, ne de
Türk
ürünlerine
karşı böyle
bir olumsuzluk
söz konusu
değil, asla da
doğmaması için
adımlarımıza
çok dikkat
etmeliyiz.
Bir ihracatçı
gözüyle, Çin
pazarına
neredeyse
herşeyi
satabileceğimize
inandığım
için, hep şu
örneği
veriyorum;
"Çinlilere
Tosya pirinci
bile
satabilirsiniz,
tabii doğru
bir planlama
ve yol
haritası yapmak
şartıyla."
Peki sadece
Tosya
pirincini mi
ihraç
edeceğiz?
Tabii ki
hayır; Adana
pamuğunu,
Adapazarı
Hereke
halısını,
Adıyaman
Nemrut
heykellerini, Afyon
sucuğunu,
Akhisar
zeytinini,
Amasya
kapısını,
Ankara sanayi
makinesini,
Antalya
domates
fidanını, Ayvalık
zeytinyağını,
Aydın
incirini,
Balıkesir
derisini,
Bartın
kirecini,
Bitlis
tütününü, Bolu
tavuğunu,
Burdur
sodasını,
Bursa
otomobilini,
Çanakkale
tarihini,
Çorum
yumurtasını, Denizli
bornozunu,
Dilovası
çeliğini,
Diyarbakır
surlarını,
Edirne beyaz
peynirini,
Elazığ
mermerini,
Erzurum
Palandöken
kayağını,
Eskişehir
bisküvisini,
Isparta gül
suyunu,
İstanbul
konfeksiyonunu,
İzmit kimyasalını,
İzmir tulum
peynirini,
Gaziantep
çikolatasını,
Giresun
fındığını,
Hatay din
turizmini,
Karabük
demirini,
Karaman
gofretini,
Kars kaşar
peynirini,
Kastamonu
suntasını,
Kayseri
mobilyasını,
Kilis
mercimeğini,
Konya
yedekparçasını,
Kütahya
çinisini,
Malatya
kayısısını,
Manisa kuru
üzümünü,
Mardin
linterini,
Samsun
mutfağını, Muğla
balını,
Nevşehir
Peribacalarını,
Niğde borunu,
Osmaniye
fıstığını,
Rize çayını,
Mersin
cezeryesini,
Tokat asma
yaprağını,
Trakya ayçiçek
yağını,
Tunceli Ovacık
fasulyesini,
Sinop
travertenini,
Sivas
grafitini,
Şanlıurfa
biberini, Uşak
battaniyesini,
Van kilimini,
Yalova
çiçeğini,
Yozgat
birasını,
Zonguldak
boksitini ve
diğer binlerce
ihraç
ürünümüzü de
Çinlilere
satabilirsiniz,
lütfen buna
inanın ve bir
an önce Çin'de
başarılı
olmanın
yollarını
öğrenmeye
başlayın, ilk
dersiniz de
sabır
olsun.
Bir ihracatçı
ve Türk-Çin
Ticaret Odası
Derneği'nin Eş
Başkanı
olarak,
talihsiz bir
reklam
filmi karşısında
hissettiğim bu
hassasiyeti
anlayışla
karşılayacağınızı
umut ediyor,
başarılı
çalışmalarınızın
ve Ülkemizin
ihracatının
artarak
sürmesini
içtenlikle
diliyorum.
Saygı ve
sevgilerimle.
Zafer KARADAG
Chairman
Shanghai KARYA
International
Trading Co.
Ltd.
1880, Longyang
Road, The City
Garden 18/302
Pudong -
Shanghai
201204 CHINA
zafer@karya.biz
www.KARYA.biz
www.HARCLIK.net
tel :
+86-21-5042
2420
gsm:
+86-131-2753
7434 (China)
gsm:
+90-532-468
2727 (Turkiye)

Our
homeland,
Turkiye
connects Asia
to Europe.
MÜJDE!
AVRUPALININ
UYDURDUĞU
“BARBAR
TÜRKLER”
SAFSATASI
BİTTİ,
“KÜRESEL
ISINMAYI
DURDURAN
MUHTEŞEM
TÜRKLER”
DEVRİ
BAŞLIYOR!
Büyük
Atatürk’ün
hedef
gösterdiği
“Çağdaş
Uygarlıklar”a
ulaşmakla
kalmadık,
bir nebze de
olsa aştık
ta, hem de
tüm
ulusların
önüne
geçerek.
Artık
Türkiyemiz
de
“Teknoloji
İhraç Eden
Ülkeler”den
biri olarak
anılacaktır.
Amerika’da
yaşayan Türk
bilim adamı
sayın Aziz
Kemal
Burkay’ın (President
& Director
of
Scientific
Research and
Development,
2567 Tree
Ridge Lane.
Orlando FL.
32817 USA,
Phone: +1-
407- 671
6708 -
Cell:
+1-407-797
2622,
president@qdsciences.com
&
qdenergyusa@yahoo.com -
www.qdsciences.com)
muhteşem bir
buluşu olan
“QDS – Air
Pollution
Control Mega
Technology”
(Hava
Kirliliğini
Önleme ve
Baca
Gazlarını
Filtreleme
İleri
Teknolojisi)
sayesinde
Türkiye,
İnsanlık
Tarihi’ne
adını altın
harflerle
yazdıracak.
USA / EPA
(Environment
Protection
Agent) yani
Amerikan
Çevre Koruma
Kuruluşu’nun
deneme
fabrikamızda
(pilot
plant)
gözlemci
olarak
görevlendirdiği
ve Çevre
Bilimine
hizmet eden
yüze yakın
bilim
adamının
hayranlık ve
takdir
duygularını
kazanan QDS
Teknolojisi,
önümüzdeki
yılın Nobel
Teknoloji
Ödülü’ne
aday
gösterilmektedir.
Bu ileri
teknolojide
kullanılacak
ekipman ve
malzemeleri
Muğla’da
üreterek,
Türkiye’den
tüm Dünyaya
milyarlarca
Dolar’lık
ihracat
yapmayı
hedefleyen
QDS Inc. tüm
Uluslararası
patent
haklarını
güvence
altına
aldığı bu
devasa proje
ile
Ülkemizin
kazanacağı
bilimsel-teknolojik
kariyer ve
itibarın
büyüklüğünün
farkındadır
ve bu
sorumluluğu
gururla
üstlenmektedir.
Cumhuriyetimiz’in
100. yılını
kutlayacağımız
2023’te
yıllık
ihracatının
500 milyar
Dolar
olmasını
hedefleyen
Türkiyemiz’in,
bu hedefine
çok daha
önce
ulaşmasını
sağlayacak
kadar önemli
bir QDS
ihracatı
gerçekleştireceğimize
yürekten
inanıyoruz.
Malumunuz,
son günlerde
iyice ayyuka
çıkan
“Küresel
Isınma”
çığlıklarını
sağır sultan
bile duydu.
Küresel
ısınmaya
neden olan
temel
gerekçenin
kontrolsüzce
atmosfere
salınan
karbondioksit
ve diğer
zehirli
gazlar
olduğunu ise
ilkokul
öğrencileri
bile telafuz
ediyor
artık…
Dünya
kamuoyununu
bilinçlendirmeyi
amaçlayan ve
geçtiğimiz
günlerde
sinemalarda
fırtına gibi
esen
“Uygunsuz
Gerçek” adlı
küresel
ısınma
konulu
filmle Oskar
ödülü
kazanan
Amerika’nın
eski başkan
yardımcısı
Al Gore,
bizim
projemizin
gönüllü
danışmanlığını
yürütüyor.
Şimdi, sizi
Ülkemizin
sadece iki
güzel
köşesinden
yükselen
feryatlara
kulak
vermeye
davet
ediyorum.
Yatağan
Termik
Santralı’nın
Yatağanım’a
ettikleri
dünyanın
bile diline
düştü,
çevresindeki
sanayi
tesislerinin
bacalarından
çıkan
zehirli
gazlar
yüzünden
“kişi başına
düşen
kanser”
oranıyla
Türkiye
birincisi
olan
Dilovası
Halkı ise
feryat
ediyor;
“ölüyoruz!”
diye…
Varın;
Denizli’yi,
Kocaeli’ni,
Bursa’yı,
Eskişehir’i,
Çorum’u,
Gaziantep’i,
Mersin’i,
Konya’yı,
Kayseri’yi,
Bolu’yu,
Samsun’u,
Erzurum’u,
Aliağa’yı,
Soma’yı,
Elbistan’ı,
Çerkezköy’ü,
Bozüyük’ü ve
çevre
faciasının
adım adım
yaklaşmakta
olduğu diğer
kurbanlık
kentlerin
halini siz
düşünün…
Çaresizlik
neyse ama
bilinçsizlik
ve israfa
tahammül
etmek mümkün
değil! Neden
mi? Bir
işadamımız
övünüyor;
“biz çevreye
duyarlı bir
firmayız, bu
yüzden 35
milyon Dolar
harcadık ve
fabrikamızın
bacasına
filtre
sistemi
taktırdık”
diye… Ancak
taktırdığı
filtre
sistemine
bakınca
gördüğümüz
sistem
sadece bir
toz
tutucudan
ibaret!
Bacadan
çıkan
gazların
çevre halkı
üzerindeki
olumsuz
etkisine
çare olması
mümkün
değil…
Avrupa
Birliği’ne
uyum
yasaları
çerçevesinde
çıkartılması
gereken
100’den
fazla yeni
yönetmelik
var ancak
sürekli
erteleniyor.
Çünkü
Devlete ve
özel sektöre
ait sanayi
kuruluşları
çevre
teknolojilerine
yatırım
yapmaya pek
te hevesli
(!)
değiller.
Ortada yasal
bir
zorunluluk
olmadığı
için de,
sadece
tozları
tutarak
çevreyi
koruyormuş
ve toplum
sağlığına
hizmet
ediyormuş
gibi
görünmekle
yetiniyorlar.
Aynı şey
Muğla’da da
karşımıza
çıkıyor. 3
termik
santrale ev
sahipliği
yapmakta
olan benim
canım
Memleketim’de;
Yatağan için
78 milyon
Dolar,
Yeniköy için
51 milyon
Dolar ve
Kemerköy (ya
da
kamuoyundaki
adıyla
Gökova)
Termik
Santralı
için de 84
milyon Dolar
olmak üzere
tam 213
milyon Dolar
harcanarak
filtre
sistemleri
satın
alınmış.
Yani,
aslında
Devlet
babalığını
yapmak
istemiş ve
kesenin de
ağzını
açmış, Allah
için aksini
söylemek
nankörlük
olur, ancak
sık sık
manşetlere
konu olduğu
için
basından da
izlediğiniz
gibi,
Yatağanlım
hala ölmeye,
ekonomik,
ekolojik,
sosyolojik
ve diğer
çevresel
sorunlarla
boğuşmaya
devam
ediyor!
Neden? Çünkü
filtre
sistemi
çalışmıyor,
arızalı!
Pekiii…
Arıza
giderilince
ne olacak
sanıyorsunuz?
Halkın
sağlığı
düzelip,
rengi
değişen doğa
yine eskisi
gibi
yeşerecek ve
küresel
ısınmaya
katkısı
bitecek mi
dersiniz?
Nerdeee…
Eğer filtre
tamir
edilirse,
bacadan
çıkan
zehirli
atıklardan
sadece ve
sadece
sülfür
(kükürt)
tutulacak ki
onun da
sadece %70’i
tutulurken
%30’u yine
Yatağan’ın
üzerine
yağmaya
devam
edecek!
Aşağıdaki
fotoğraftan
da
anlaşılacağı
üzere
Yatağan’da
tüm baca
gazlarını
filtre eden
bir sistem
değil,
sıradan bir
kükürt
arıtma
tesisi
vardır.
Ülkemizdeki
termik
santrallerin
bazılarında
bu ilkel
filtre var
olmakla
birlikte,
diğerlerinde
bu bile
maalesef
henüz
kurulmamıştır.
Yani
dünyadaki
tüm termik
santrallerde
olduğu gibi,
enerji
üretimi
sırasında
oluşan ve
bacadan
çıkan;
CO, CO2, SO,
SO2, NOx,
Mercury,
Hydrogen
Fluoride
(HF),
Phosphor
(P), lead,
SnO 2 micro
crystals,
(Cl2), Vinyl
Chloride
(C2H 3Cl),
Volatile
Organic
Compounds
(VOC),
Particulate
Matter,
Odor,
vs…
gibi
zehirli
gazlar ise
havaya
karışmaya
devam
etmektedir.
İnsan
sağlığını
tehdit eden,
hatta
kansere
davetiye
çıkaran ve
aşırı ölçüde
çevre
kirliliğine
neden olan
bu zehirli
gazlar, aynı
zamanda
atmosferde
sera etkisi
yaratarak
küresel
ısınmaya da
yol
açmaktadır.
QDS
Teknolojisi;
aşağıdaki
resmi test
sonuçlarında
da görüldüğü
gibi, gözle
görülen ve
görülemeyen
bu gazları
ve tozları
%100’e varan
oranlarda
filtre
etmekte,
böylece
insanlığa ve
atmosfere
olan zararlı
etkilerini
ortadan
kaldırarak,
kendi
çapında hava
kirliğini
önlemeyi ve
küresel
ısınmayı
durdurmayı
amaçlamaktadır.
USA/EPA
Resmi Test
Sonuçları
(Stack Test
EPA
certified
Coastal Air
Consulting
Inc.)
“Particulate”
için kesin
sonuç
1. deneme
%99.1
2. deneme
%99.1
“SO2” için
kesin
sonuç
1.
deneme %99.5
2. deneme
%100
“SO3” için
kesin
sonuç
1.
deneme %99.1
2. deneme
%99.1
“NOx” için
kesin
sonuç
1.
deneme %75.1
2. deneme
%75.1
“CO” için
kesin
sonuç
1.
deneme %78.9
2. deneme
%83.3
“CO2” için
kesin
sonuç
1.
deneme %70.7
2. deneme
%68.8
“Mercury”
için kesin
sonuç
1.
deneme
%98.7
2. deneme
%98.7
Deneme
fabrikamızın
(pilot
plant) gaz
çıkış
yüksekliği 6
metre idi,
eğer Yatağan
Termik
Santrali’ndeki
gibi 120
metrelik
baca bile
değil sadece
40 metre
yüksekliğinde
bir
çıkışımız
olsaydı, CO,
CO2 ve NOx
de %100’e
yaklaşırdı.
QDS
Teknolojisi,
kendi içinde
dahi birkaç
devrimi
birden
gerçekleştirmektedir.
Şöyle ki;
1- Önce
yukarıda
sıraladığım
gazların
tamamını
%100’e varan
oranlarda
yakalamaktadır
ki, yalnızca
SO2, SO3 ve
Mercury’nin
%100’e
çok
yakın
tutulma
oranı bile
kendi başına
bilimde bir
devrim
niteliğinde
olmasına
rağmen,
raporda
belirtilen
diğer
değerlerin
de %100
filtre
edilme
verimine
ulaştırılması
yönündeki
çalışmalar
QDS Inc.
bünyesinde
devam
ettirilmektedir.
2- Sonra bir
başka
mucizeye
daha imza
atarak,
sayın Burkay
Hocamız’ın
“QX” adını
verdiği özel
bir sıvıdan
geçirdiğimiz
bu zehirli
gazları,
sistemimiz
içinde önce
katı hale
çevirip,
sonra da
fosfat
ilavesiyle
“organik
gübre”ye
dönüştürerek
tekrar
ekonomiye
kazandırıyoruz.
3- Ve bir
başka mucize
daha; “QX”
ile
hapsettiğimiz
CO2
(Karbondioksit)’i
geri alarak
yeniden
sanayide
kullanıma
sunabiliyoruz
ki bu bile
başlı başına
bilimsel bir
devrimdir.
Yakında
Kanada’da
kurmaya
başlayacağımız
bir tesisten
elde
edeceğimiz
CO2, aynı
firmaya ait
binlerce
dönüm
serada,
sebze
üretiminin
verimini
artırmada
kullanılacaktır.
Oysa bizim
gönlümüz
kendi
çiftçimizin
seralarında
CO2
kullanarak 3
– 5 kat
üretim
artışı
sağlamasını
arzu
etmektedir.
4- Yatağan
Termik
Santralı’ndaki
sülfür
arıtma
tesisinin
her bir ton
kömür
yakılması
karşılığında
ortaya
çıkardığı
işletme
gideri 6
Dolar
civarındadır,
oysa QDS
Teknolojisi
kullanılması
durumunda,
hem de tüm
gazları
tutmak
kaydıyla,
işletme
gideri 1
(bir)
Dolar’ın
dahi altına
inmektedir
ve gübreden
elde
edilecek
gelirle daha
da aşağıya
inecektir.
5- Günde
15.000 ton
kömür
yakılan
Yatağan’da,
yıllık kömür
tüketiminin
5 milyon
tonun
üzerinde
olduğu göz
önüne
alındığında,
QDS
Teknolojisinin
Devletimize
yılda
yaklaşık 25
milyon Dolar
oranında
tasarruf
sağlayacağı
ortaya
çıkmaktadır.
Yani hem
Yatağan
Halkı’na,
hem Ülke
ekonomisine,
hem de
çevreye ve
atmosfere
faydalı
olacak
harika bir
hizmetten
söz
ediyoruz.
6- Her biri
210 MW olmak
üzere toplam
3 ünitede
630 MW
elektrik
üretme
kapasitesine
sahip
Yatağan
Termik
Santrali’ne
QDS
Teknolojisi’ni
monte etmek
için sadece
8 ay
yeterlidir
(yılan
hikayesine
dönen sülfür
arıtma
tesisinin
yıllardır
bitirilemediğini
lütfen
hatırlayın)
ve
montajımız
sırasında 8
saniye dahi
üretime ara
verilmesini
talep
etmeden
sistemi
kurabiliriz.
Popülist
söylemlerde
savunulduğu
gibi Yatağan
Termik
Santrali’nin
kapatılması
gerekli
değildir,
bilakis
üzerinde
oturduğu
milyarlarca
Dolarlık
kömür
yataklarının
değerlendirilerek
Ülke
ekonomisine
kazandırılması
ve son
derece
ihtiyacımız
olan
elektrik
üretimine
devam etmesi
tercih
edilmelidir,
işte QDS
Teknolojisi
herkesin
isteğine
birden cevap
verecek bir
çözümdür.
Muğla’da
kuracağı
fabrika ile
Türkiye’den
Dünyaya
milyarlarca
Dolarlık
ihracat
yapmayı
planlamakta
olan QDS’nin
bu konudaki
hedefleri;
sayın Aziz
Kemal
Burkay’ın
Muğla
Valisine,
Muğla
Milletvekillerine,
Belediye
Başkanına,
Ticaret
Odası
Başkanına ve
Muğla
Üniversitesi
Rektörüne
sunduğu
mektuplarla
resmiyet
kazanmıştır.
Yaklaşık
1.000
kişinin
istihdam
edileceği
Muğla
fabrikamızda,
ileri
teknoloji
gerektiren,
SS-316-L
kalitesindeki
ozel
nozzles’ler
ve ozel
flow-disk
pompalar ile
QX Sıvısı ve
teknolojimizin
kullanımı
için gerekli
olan diğer
ekipman ve
malzemelerin
üretimi
gerçekleştirilecektir.
Aynı
mektuplarda
da ifade
edildiği
gibi fabrika
yatırımının
yanı sıra,
tüm
ihtiyaçları
proje
gelirlerimizden
karşılanmak
üzere Muğla
Üniversitesi
bünyesinde
faaliyet
gösterecek
bir “Uluğ
Bey Fen
Fakültesi ve
Araştırma
Merkezi”
kurarak
binlerce
mühendis ve
bilim adamı
yetişmesine
öncülük
etmek
istiyoruz.
Bir diğer
hedefimiz
ise yine
Muğla’da
kuracağımız
Burkay
Çiftliği’nde
organik
tarım ve
hayvancılık
yapmaktır.
Bugün
insanları
zehirlemekte
olan o
gazların QX
Sıvısı
sayesinde
nasıl
organik
gübreye
dönüşerek
ekonomiye
yeniden
kazandırıldığını,
geri
aldığımız
Karbondioksitin
seralarımızda
nasıl verim
artışı
sağladığını
tüm dünyaya
bizzat
kanıtlayacağız.
Ayrıca, Türk
hayvancılık
sektöründe
bir ilki
gerçekleştirerek
Buffalo ve
Yak Öküzü
üretimini
başlatacağız.
Size QX
Sıvısı
hakkında
bilgi vermek
istiyorum…
QX; protein
kökenli 4
organik
maddenin
belirli
oranlarda
bir araya
getirilerek
oluşturduğu
bir
bileşimdir.
Bu bileşim
%99
oranındaki
suya %1
oranda
karıştırılarak
elde edilir.
Dumandan ve
gazdan
saçınan
istisnasız
tüm
zehirleri
tutan QX’in
insan
sağlığına
veya çevreye
hiçbir
zararının
olmadığı
resmi
raporlarla
sabittir. QX
bileşenleri
ülkemizde
bol miktarda
üretilmekte
olduğu için
maliyeti de
pahalı
olmayacak ve
katma değeri
yüksek bir
ihraç ürünü
olacaktır.
QDS sistemi
içinde QX
Sıvısını
kullanarak
ve 5 ayrı
filtre
teknolojisi
ile tüm
zehirleri,
yani
particul’ları
ve karbon
vs... gibi
mikroskobik
tanelerini
filtrelerden
ve çökelti
tanklarından
sonra
floor-walker
robotlarımızla
ve periyodik
aralıklarla
dışarı atık
havuzuna
aktarmaktayız.
Bu havuzda
pelte haline
gelen zehir
kültürünü de
fosfat ile
karıştırarak
harika bir
gübre elde
ettik.
Böylece,
2003’ten bu
yana QDS
laboratuarlarında
yaptığımız
testler ve
gözlemlerde
aldığımız
harika
sonuçlar
sayesinde bu
atik
zehirlerin
depolama
masrafları
da ortadan
kalkacaktır.
SO2, SO3,
NOx, CO,
CO2, VOC
gibi
Multi toxins
(zehirler)
ihitiva eden
moleküllerle
zenginleşen
ve çok aktif
protein
kökene sahip
olan QX
Sıvısı
elbette ki
ideal bir
gübredir.
Güvercin-Kuş
gübresi gibi
zengin ve
yüksek
activationa
sahip QX,
protein
kökenli bir
çorbadır.
Peki, QDS
Teknolojisi’nin
rakipleri
var mıdır?
varsa neden
rakip
olamamaktadırlar?
a. Bilinen
eski bir
teknoloji;
Yatağan’da
da
gördüğümüz,
kireç taşı
ile
sulandırılmış
sıvının
bacada
uygulanmasıdır
ki işletme
maliyeti ise
ton yakıt
başına 6
Dolar
civarındadır
ve aşırı bir
çevre
kirliliğine
neden olur
ve de sadece
sülfürdioksidi
en fazla %70
oranında
tutabilir.
b. İkincisi
ise amonyak
püskürtülerek
bacada
sadece NOx
(nitric
oxides)’ler
ve sadece
%70
civarında
tutulur,
işletme
maliyeti ise
en az ton
yakıt başına
7 Dolar’dır.
c. QDS
teknolojisi
ise; ton
yakıt başına
en fazla bir
Dolar
işletme
maliyeti ile
istisnasız
TÜM
ZEHİRLERİ
tutan
dünyadaki
yegane
teknolojidir.
Ve...
projemizin
rakibi
maalesef
yoktur.
QDS
Teknolojisi
sadece
termik
santraller
için değil,
aşağıdaki
tüm
sanayi
kuruluşları
için
kullanılmaya
hazırdır;
- Kömür,
petrol, gaz
ve atık
yakan enerji
santralleri,
- Her türlü
kimyasal
sanayi
fabrikaları
ve petrol
rafinerileri,
- Aluminyum
fabrikaları,
- Çimento
fabrikaları,
- Demir
çelik
fabrikaları,
- Kâğıt
fabrikaları,
- Plastik
fabrikaları,
- Kauçuk
fabrikaları,
- Denizaşırı
gemilerin ve
araçların
egzozları,
- Tren ve
otomobil
egzozları,
- Çöp ve
organik atık
yakan
medikal
sanayi
tesisleri,
- Mutfak
bacaları,
- Kozmetik
sanayi
tesisleri
vs…
Bu
tesislerden
bize
herhangi bir
talep
geldiğinde
sadece;
dakikada kaç
metreküp
(A |